| ZAFER BAYRAMI (30 Ağustos) |
 |
KOCATEPEDEN İZMİR’E
Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları!
|
Afyonkarahisar-Dumlupınar büyük meydan muharebesinde zalim ve
mağrur bir ordunun asıl muharebe birliklerini inanılmayacak kadar az bir zamanda
imha ettiniz. Büyük ve necip milletimizin fedakârlıklarına layık olduğunuzu
ispat ediyorsunuz. Sahibimiz olan büyük Türk Milleti, istikbalinden emin olmaya
haklıdır. Muharebe meydanlarındaki maharet ve fedakârlıklarınızı, yakından müşahade ve takip
ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdirlerine vasıta olmak görevimi durmadan
ve sürekli bir şekilde yerine getireceğim.
Başkumandanlığa tekliflerde bulunulmasını cephe kumandanlığına emrettim.
|
 |
Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini göz
önüne alarak ilerlemesini ve herkesin fikri güçlerini, kahramanlık ve
vatanseverliğini, birbirleriyle yarışırcasına göstermeye devam eylemesini talep
ederim.
Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!
Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanı Başkumandan Mustafa Kemal
1 Eylül 1338 (1922)
ATATÜRK’TEN BİR ANI
BİR GÜN YANILMIŞIM
25 Ağustos günü Mustafa Kemal, Keçiören’de yakın arkadaşları ile bir arada idi.
Çok yorgundu. Gece yarısı toplantıdan ayrılacağı sırada, arkadaşlarına:
- Düşmana hücum haberini aldığınız zaman hesap ediniz. Onbeşinci
gün İzmir’e varacağız, dedi.
Bu kadar kısa zamanda hem düşmanın yenileceğine, hem de ta İzmir’e varılacağına
kimse inanmıyordu. Dudak bükenler, gülümseyenler oldu.
26 Ağustos sabahı Gazi, o büyük buyruğu verdi:
- Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!
Buyruk yerine getirildi.
Türk orduları 9 Eylül günü İzmir’e girdiler.
Ankara’ya dönüşte coşan, kabaran halkla birlikte, arkadaşları da Gazi’yi
karşılamaya gelmişlerdi. Onlara döndü:
- Bir gün yanılmışım, dedi.
Çünkü İzmir’e on beş günde değil, on dört günde varılmıştır.
(Falih Rıfkı Atay)

ATATÜRK ANLATIYOR
BÜYÜK TAARRUZ KARARI
Atatürk, Büyük Taarruz’a hangi koşullar altında, nasıl karar verdiğini "Nutuk"ta
şöyle anlatır:
"Saldırı için tekrar cepheye gitmeden önce, Ankara’da çözülmesi gereken bazı
sorunlar vardı.
|
Hükümet üyelerine saldırı emri verdiğimi açıklamamıştım. Artık resmen onları
haberdar etmek zamanı gelmişti. Bakanlar Kurulu toplantısı yaparak içişleri,
dışişleri ve askeri durumları görüşüp tartıştıktan sonra saldırıya geçmek için
görüş birliğine vardık.
Başka bir sorun dana vardı. Bize karşı olanlar ordunun çöktüğünü, kıpırdayacak
durumda olmadığını, böylece karanlık ve bilmezlik içinde beklemenin felakete
varıp
dayanacağını
kamuoyuna yayarak uyandırdıkları yankılar, aslında düşmandan iyice gizlemeye
çalıştığım saldırı kararının gizli kalması bakımından yararlı sayılabilirdi.
Fakat bu olumsuz propagandalar en yakın ve bize inanmış kişiler üzerinde bile
olumsuz etkiler uyandırmaya başlamış, onlarda da tereddütler uyandırmıştı. |
 |
Bu
arkadaşları da, yakında yapacağım saldırı hakkında aydınlatmam, altı yedi gün
içinde düşmanın asıl kuvvetlerini yenilgiye uğratacağıma inandırmam gerekiyordu.
Bu görevi de yaptım.
Görüşeceğim kimselerle görüştükten sonra Ankara’yı terk ettim. Yalnız cepheye
gidişimi birkaç kişiden başka bütün Ankara’dan gizledim.
Benim kaybolacağımı bilenler, burada imişim gibi davranacaklardı. Hatta benim
Çankaya’da çay ziyafeti vereceğimi de gazetelerle duyuracaklardı.
Trenle yola çıkmadım. Bir gece otomobille Tuz gölü üzerinden Konya’ya gittim.
Konya’ya gelmekte olduğumu orada kimseye telgrafla bildirmediğim gibi, Konya’ya
varır varmaz telgrafhaneyi denetim altına aldırarak Konya’da bulunduğumun hiçbir
tarafa bildirilmemesini sağladım.
Amacım, durumu mümkün olduğu kadar dünyadan gizlemekti. Çünkü düşman ordusunu
tümüyle yok edeceğimizden emindim. Bunu anlayıp düşman ordusunu felaketten
kurtarmak isteyeceklerin yeni girişimlerine meydan vermemeyi uygun buldum."
FERAH BİR AĞUSTOS AKŞAMI
— Gazeteye geldiğim zaman, Anadolu’nun birdenbire kapandığını söylediler,
İstanbul ve Türkiye’nin işgal altındaki köyleri ile memleketin öbür kısmı
arasında hiçbir ilgi kurmaya imkan yoktu. O sabahki heyecanımın şimdi bile
gönlümü ürperttiğini duyuyorum.
— Acaba Yunanlılar mı saldırıya geçtiler?
— Belki de bizimkiler...
— Canım biz saldırıya geçebilir miyiz?
—Nasıl bir haber almalı idik?
Bütün günümüz adeta merak sancısı içinde geçti, Sonunda İstanbul’da yayınlanan
ilk rivayetler çıktı. Biz saldırıya geçmiştik ve başımızı Yunan ordusunun çelik
kayalarına boş yere çarpıp duruyorduk.
 |
Türk Ordusunun bir saldırı savaşına giremeyeceği fikri bizim neslimiz için
değişmez kararlardan birisiydi. Ordumuzun kahramanlığına bel bağlardık, fakat
onun ancak dayanma mucizeleri verebileceğini sanırdık. Rumca gazetelerin
haberleri ile merakımız biraz asalsa da, kaygımız ateş gibi yanıyordu. Saldırı sökmüş olsa,
bir bildiri verirlerdi. Durduk mu? Geriledik mi?
Ah, hiç olmazsa bir iki kasaba alsak da öyle dursak...
Akşamüstü beynimizin içinde aynı burgu, kalbimizin içinde aynı ağrı. Büyükada’ya
gidiyorum. |
Aydınlık, ferah bir ağustos akşamı... Köpüklü, uyanık ve neşeli bir
deniz... Güverte tıka basa dolu... Türkçe konuşmayanlarda birbirinin sözünü
kapan bir sevinç var. Sadece bu sevinç bizi yıkmaya yeterdi. "Ne olmuştu?" diye
sormaya korkuyorduk.
Sormaya cesaret edemediğimiz sorunun karşılığı kendiliğinden yayılı verdi:
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa bütün karargâhı ile birlikte tutsak olmuş...
Acı, insanları öldürmez derlerse, bu söze inanınız. Kalp denilen şeyin ne kadar
dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu ben, o akşamüstü Büyükada vapurunun
güvertesinde öğrendim.
Ölümü bir uyku gibi arayarak sabahı ettik. İlk vapurun en görünmez köşesine
sığınarak, iki büklüm Köprü’ye indik.
Bütün Türkleri yas İçinde bulacağımı sanıyordum. Meğer ne kadar soysuzluğa
uğramışız. Bu gülüşler, bu çırpınışlar, bu el sıkışlar neydi?
Meğer bütün karargâhı ile Başkomutan Mustafa Kemal değil, Yunan Başkomutanı
Trikopis tutsak olmuş...
Ben, ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ordulara "İlk hedefiniz Akdeniz" olduğunu
bildiren gündelik emri okurken duyduğum zevki duyamadım. Bu, bütün heyecanların
üstünde bir heyecan veren, bütün şiirlerin üstünde bir şiirdi. Ne olmuştuk,
biliyor musunuz? Kurtulmuştuk.
Ah Mustafa Kemal, sana ölünceye kadar o günün sevincini ödeyebilmekten başka bir
şey düşünmeyeceğim.
(Falih Rıfkı Atay)