KUTLU DOĞUM HAFTASI -
TDV GENEL MÜDÜRÜ MEHMET KERVANCI İLE RÖPORTAJ |
 |
Kutlu Doğum Haftası Kutlamaları İle İlgili Olarak TDV
Genel Müdürü MEHMET KERVANCI ile Yapılan Röportaj
Derinden akan gündem...
"Gel ey Muhammed, bahardır
Dudaklar ardında saklı
Âminlerimiz vardır
Hacdan döner gibi gel
Mirac'dan iner gibi gel
Bekliyoruz yıllardır"
Anadolu'da Kur'an aşkı ile Muhammed aşkı derin ve gürül gürül akan bir ırmak
gibi çağlıyor. Cuma akşamı Gerede'de, pazar akşamı Adapazarı'nda "Muhammed'in
aşkı beni dağlıyor, Gelin dostlar Muhammed'e gidelim" dizeleriyle büyümüş
gönüllerin "Kutlu Doğum" sofrasına iştirak ettim. Salonlar tıklım tıklım
doluydu. Anneler, babalar, bebeler, gençler Kutlu Peygamber'in izinde yeniden
buluşma coşkusuyla bir araya gelmişlerdi.
Derinden akan gündem...
"Gel ey Muhammed, bahardır
Dudaklar ardında saklı
Aminlerimiz vardır
Hacdan döner gibi gel
Mirac'dan iner gibi gel
Bekliyoruz yıllardır"
Anadolu'da Kur'an aşkı ile Muhammed aşkı derin ve gürül gürül akan bir ırmak
gibi çağlıyor. Cuma akşamı Gerede'de, pazar akşamı Adapazarı'nda "Muhammed'in
aşkı beni dağlıyor, Gelin dostlar Muhammed'e gidelim" dizeleriyle büyümüş
gönüllerin "Kutlu Doğum" sofrasına iştirak ettim. Salonlar tıklım tıklım
doluydu. Anneler, babalar, bebeler, gençler Kutlu Peygamber'in izinde yeniden
buluşma coşkusuyla bir araya gelmişlerdi.
Onlarla Kutlu Peygamber'in rahmet yüklü kişiliğini konuştuk.
Evet, o gelmeliydi yeniden, çağımıza, bütün çağlara, yeryüzüne, bütün
insanlığa...
Ellerimizden tutmalıydı, yüreklerimizi yeniden onun kutlu ellerine vermeliydik,
yoğurmalıydı yüreklerimizi yeniden rahmetle, şefkatle, merhametle...
Güç terbiyesini kaybetmiştik, anneler, babalar, kavimler, devletler olarak...
Güçsüzse, kardeşlerimizi yemeye başlamıştık...
Çocuklarımızı belki doğduktan sonra diri diri toprağa gömmüyorduk ama rahimlerde
katletmeye başlamış, sonra da gen teknolojisi ile insan üretimini düşünür
olmuştuk...
O gelmeliydi ve insanlığın yüreğinin yeniden imarı için, inşası için evrensel
misyonunu ifa etmeliydi...
Bir düğmeye dokunduğunda attığı atom bombası ile altındaki kentin yüz binlerce
insanını buharlaştıran savaş uçağı pilotunu, ya da onu görevlendiren süper güç
temsilcilerini kim insan kılabilirdi ki?
Gücümüzün sınırı yoktu ve o kadar dünyevileştirmiştik her şeyi...
Her kudretlinin içinde Firavn gibi "Ene Rabbükümül ala; Ben sizin en büyük
rabbinizim" yankılanıyor ve bu bombalar, katliamlar, insan soyuna karşı acımasız
despotluklar halinde ete kemiğe bürünüyordu.
"Tasarlanmış cinayetler çağı"ydı yaşanan çağın adı Camus'nün dilinde...
Yaratan neredeydi, unutmuştuk.
Bizimle ilgisi neydi, unutmuştuk.
Bu dünyayı tepe tepe kullanıyorduk, havayı, suyu, ekini ve nesli mahvetmiştik...
En uygar devletlerimiz, çocuklarına en kolay uyuşturucu sağlayan devletlerdi, en
kolay ceset toplayan, en temiz mezarlıklar inşa edendi...
Ne güzel söyler merhum Arif Nihat Na'tinde:
"Ebu Cehil kıtalar dolaşıyor!"du.
Anadolu'da derin bir "Muhammed özlemi" yankılanıyor.
"Gel ey Muhammed bahardır!"
Çığlık çığlığa bir çağrı bu...
Adapazarı'nda annelerinin elinden tutup gelmiş bebeler gördüm, 8–10 yaşlarında
çocuklar gördüm.
Taa 21'inci yüzyıldan sesleniyorlar insanlığın 'Kutlu Önder'ine...
O olsaydı, başlarını okşasaydı, yüzlerine su püskürtseydi, kucaklasaydı kendi
torunlarını kucaklar gibi, koklasaydı onların burcu burcu Müslümanlıklarını,
onlara oyuncaklarını sorsaydı, kedilerini, kuşlarını, tavşanlarını...
Bir simülasyondan bahsettim çocuklara, annelere, babalara...
Bir ortam oluşturalım, dedim. Sanki O'nunla birlikteliği başarmış bir ortam...
Sanki birkaç gün sonra evlerimize konuk olacakmış gibi... Sanki aynı çağı
yaşıyormuş gibi... Sanki elinden tutuyormuş gibi, sanki ilk defa bize İslam'ı
anlatıyor ve bizler ilk defa kelime-i şahadet getiriyormuşuz gibi... Bir kutlu
yolculuğa birlikte çıkıyormuşuz gibi... Ellerimizi, gözlerimizi, dilimizi,
kalbimizi, dimağımızı yeniden süzüyormuşuz gibi... Ebediyyet ikliminde aynı
sancak gölgesini paylaşıyormuşuz gibi...
"Yüreğine bak", derdi değil mi?
Ellerine bak, kirli olmasın...
Gözlerine bak, gözlerin kirlenmesin.
Dimağın sağlıklı çalışıyor mu, diye sorardı değil mi?
Acaba ellerimizi göstermekten utanır mıydık? Kalbimizdeki-dimağımızdaki
kırılmalara tanık olmasından...
İşte böyle bir iklim paylaşımı... 14 asrı aşıp, bir kutlu anı paylaşmak...
Hissim şu: Kutlu Doğum çağlayanının coşkusu artacak...
Geceler hafta oldu, haftalar ay, yarın yıllar boyunca "Gel Ey Muhammed!" diye
çağrışacağız...
Dünya İslam'ı tartışıyor. Belki yanlış da tartışıyor. Ama bir gün, bizim bu
topraklarımızda yeşeren "Muhammed baharı" oralara da ulaşacak. O, "Rahmet
Peygamberi" ve onun üzerine toz konmaz. Dünya uğraşsa toz konduramaz. O yolunu
açacak... Rahmet kişiliği ile "insan"ın yüreğini bulacak.
"Gürültü yapın da ne dediği anlaşılmasın" derdi 14 asır öncenin bahtsızları...
Ama o tüm gürültülerden öte bir sesle sesleniyordu ve buluştu insanların yüreği
ile...
Bugün de, dev ses aygıtlarıyla O'nun ve getirdiği Kutlu Kitab'ın mesajı boğulmak
isteniyor. Bence boş bir gayret. O (sallallahü aleyhi ve sellem) yaşıyor, Kitabı
tüm dünyanın kapısını çalıyor. Dirençler bir gün teslimiyeti tanıyacak. Dedim ki
Adapazarı'nda:
—Haydi, elele verip Muhammed'in rahmetini-merhametini taşıyalım çağımıza...
Doğuyor Muhammed (s.a), O'nu selamlamaya hazır mıyız?
(Derinden akan gündem... Gel ey Muhammed a.s.m Ahmet Taşgetiren)
|