| NEVRUZ BAYRAMI (21 Mart) |
 |
DESTANLARDA NEVRUZ’UN İZİ
Destanlar, milletlerin din, fazilet ve millî kahramanlık maceralarının
şiirleşmiş hikâyeleridir. Destanlar, bir milletin bütün varlığını ifade ederler.
Gerek tarih, gerek fikir ve sanat bakımından büyük değer taşırlar. Destanlar
tarihi aydınlatarak fikir ve sanat hayatına kaynak olurlar. Tarihleri
bilinemeyecek kadar eskilere uzanan milletlerin ilk çağlarını bize bir takım
mitolojik menkıbeler halinde anlatırlar. Bunlar gerçek olmasalar, hatta gerçeğe
uymasalar bile, milletlerin kendi millî mazileri hakkında neler bilip neler
düşündüklerini haber vermek bakımından önem taşırlar. Ancak destan, tarih demek
değildir. Kökü tarihe dayanan, ilhamını tarihten alan bir halk edebiyatı
verimidir. Bazı milletler, millî mizaçları gereğince, destanlarında tarih
gerçeklerinden uzaklaşmaz ve halk diliyle söylenmiş birer tarih gibi,
destanlarını tarihe uyan bir ifade ile söylerler. Türk Milleti'nin destanlarında
bu vasıflar üstündür.
Türk destanlarının İslâmiyet’ten önce de, İslâmî devirde de öz bakımından aynı
karakteri göstermeleri; İslâmî devirdeki Türk destanlarının, sadece değişen bir
medeniyet ve yeni bir kültür anlayışının icabı olan değişikliklerin dışında bir
farklılık getirmemesi, bütünlüğün bozulmamış olması destanlarımızın
özelliklerindendir. Çeşitli ve farklı devirlere ait olmasına rağmen Türk
destanları hiçbir zaman dağınık ve birbirlerinden uzak bir halde değildirler. Bu
destanlar farklı zaman dilimlerinde hep aynı ülkünün peşindedirler: Dünya
yaratılmıştır "Yaratılış Destanı"; insanların çoğalması için "Türeyiş Destanı".
Çoğalan insanlar nereye sığar dersek göç başlar "Göç Destanı". Varılan ilde
bazen de yok olma belası ile karşılaşılır. İşte bu anda "Bozkurt Destanı" doğar.
Oğuz Kağan Destanı, bu yeniden dirilen milletin gelişmesi ve yayılışıdır. Ancak
su uyur da düşman uyumaz. O zaman Türk, kabuğuna çekilir güç toplar. Şu Destanı
ve Ergenekon destanı, bu ebedî gücün toplanışıdır.
Toprağın önce yağmur sularıyla sulanarak ardından da karın beyaz örtüsü altında
kısa bir ölüm uykusuna yatıp ilkyaz ile yeniden doğması, Türk destanları içinde
karşılığını Ergenekon'da bulmuştur. Nevruz kutlamalarının bir diğer adı da
"Ergenekon Bayramı"dır. Bu isim geçmişten günümüze kadar hâlen çeşitli Türk
boyları arasında canlılığını koruyor. Bu bayram aynı zamanda milletin
destanların gücüyle birbirlerine olan güven bağını güçlendiriyor. Ergenekon da
böyle bir gelenektir. Ebulgazi Bahadır Han'ın Şecere-i Türk'ünde naklettiği
Ergenekon menkıbesi eski Çin kaynaklarının verdiği tarihî olayların bir
yankısıdır. 400 yıl dört tarafı yüksek dağlarla çevrili bir vadide kalan Türk'ün
yaşama kavgasıdır. Ergenekon'dan bir bahar günü tekrar ata yurduna döndüğünde
hürriyetini, istiklâlini tekrar kazanmış dosta, düşmana Türk'ün varolduğunu
tekrar duyurmuştur.
İşte o gün 21 Mart günü, "İstiklâlin kazanıldığı" kurtuluş günü Türklerde bir
geleneğin doğmasına sebep olmuştur. Türk milleti için bu derecede önem kazanan
destanı her Türk genci çok iyi bilmelidir. Çünkü geçmişten günümüze kalan bu
miras, karşımıza aldatıcı maskelerle çıkacak farklı iddialara doğru cevaplar
vermemize yardımcı olacaktır.
Bu destan, Gök Türklerin en büyük destanıdır. Türk destanları arasında müstesna
ve çok mühim bir yeri vardır. Destana göre Ergenekon, Türklerin yüzyıllarca çift
sürerek, av avlayarak, maden işleyerek yaşayıp çoğaldıkları; etrafı aşılmaz
dağlarla çevrili, mukaddes bir toprağın adıdır.
Ergenekon Destanı, çoğu kaynaklara göre Büyük Hun Devleti döneminde teşekkül
etmiştir. Hatta ÇianKen'in M.Ö. 119 yılında, Çin imparatoruna sunduğu bir
raporda, bu destandan söz ettiği bilinmektedir.
Ergenekon Destanı ile Gök Türklerin tarihi arasında açık benzerlik vardır.
Her şeyden önce Hun birliğinin dağılışından Gök Türk devletinin kuruluşuna kadar
geçen 450 yıllık zamanla, destandaki 400 yıl birbirine çok benzemektedir.
Büyük Hun birliğinin Çinlilerle birleşen bozguncu boyların hücumu ile dağılıp
yok oluşu sırasında Altay Dağları çevresine göçen Gök Türklerin hikâyesi,
destanda Kayıhanlı ve Dokuz Oğuzların göçü olarak anlatılır. Ergenekon Destanı;
bir bakıma, Gök Türklerin doğuş destanıdır. Bu destan ilk defa 13. Asırda
tarihçi Reşîdüddin tarafından yazıya geçirilmiştir. Yazarın "Câmiü't-Tevârih"
adlı kitabına kaydettiği bu rivayet, Farsça yazılmıştır.
Destanların milletlerin şekillenmesinde önemli bir yere sahip olduğundan
bahsetmiştik. Özellikle son yıllarda, Doğu ve Güneydoğu Anadolulu bir kısım
kişiler Ergenekon destanında yansımaları olan Nevruz bayramını vesile ederek
bölücülüğe yeltenmektedirler. Aslında Türk'ün dirilişinin ve milliliğinin
ifadesi olan Nevruz'u Kürt bayramı gibi tanıtmaktadırlar. Bu iddialarında ise
delil olarak "Demirci Kava Destanı"nı esas almaktadırlar. Onlara göre bu günde
(21 Mart'ta) Demirci Kava'nın önderi olduğu Kürtler Dahhak'a karşı ayaklanarak
istiklâllerine kavuşmuşlardır. Bu iddialarını sabitleştirmek için bazı piyesler
de kaleme almışlardır. Mesela Kemal Burkay imzasıyla yayınlanan "Dehak'ın Sonu"
bunun bir örneğidir.
Bu destan Ergenekon Destanı ile paralel olarak düşünülerek Kürtlerin doğuşu için
bir kaynak olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Kava Destanı'nın Ergenekon
Destanı'nın değişik bir rivayeti olduğuna ise hiç dikkat çekilmemektedir. Ayrıca
bu destanın bir benzerine de Dede Korkut'taki "Basat'ın Tepegöz'ü öldürdüğü
Destan"da rastlıyoruz. Ergenekon Destanı'nın 13. Yüzyılda ilk defa Farsça olarak
yazıya geçirildiğinden bahsetmiştik. Kava Destanı ile ilgili ilk yazılı rivayet
Firdevsî'nin "Şehname”sinde ve Şeref Han'ın "Şerefnâme"sinde yine Farsça olarak
yazılıdır.
Peki, Firdevsî kimdir? Şehname’yi niçin yazmıştır? Ve nasıl olur da kaynağını
ancak XI. Yüzyıla indirebildikleri bir destan parçası ile Nevruz bayramı
özdeşleştirilebilir? Bu soruların cevaplarını tarihin yazılı kayıtlarında
kolayca bulabiliyoruz.
Firdevsî dağılmaya yüz tutan Fars birliğini yeniden bir araya getirmek için,
otuz yıl emek vererek manzum bir eser yazar. Bu eser Şehname (Şahnâme) adını
taşır. Altmış bin beyit tutarındaki bu eser, İran'ın milli destanı olarak kabul
edilir. Defalarca yayınlanır ve kısa zamanda dünyanın sayılı klasikleri arasına
girer. Şehnâme'deki mücadele dışa dönüktür. Firdevsî, eserini birçok tarihî
olaya, efsane, menkıbe, rivayet ve hayal unsuru motiflerle süsleyerek, Fars
ırkının, Arap ve daha ziyade Türk ırkından üstün bir ırk olduğunu ispatlamaya
çalışır. Bu destanda mücadelenin büyük bir bölümü Türklere karşı verilmiştir.
Nitekim bu durum, Türklerin "Buku" veya "Buka Han" dedikleri "Alp Er Tunga"
destanda "Afrasyab (Efrasiyab)" adıyla karşımıza çıkar; İran Şahı Keyhüsrev
tarafından tuzağa düşürülerek, hile ile öldürülür. Onun ölümüyle birlikte
Farslar kendilerine göre dolayısıyla büyük bir belâdan kurtulmuş olurlar. Bu
günü kurtuluş günü kabul edip, bayram yaparlar. Bu bayram bildiğimiz Nevruz
bayramından başka bir şey değildir. Daha sonraki asırlarda tarihe mal edilecek
olan Kava ve Dahhak gibi şahısların varlığı da yine bu eserdeki efsanelerden
kaynaklanır.
Böylece Firdevsî Nevruz'u İran geleneğine bağlamaya çalışır. Ancak onun
kaynağının tarihi ancak XI. Yüzyıla kadar inebilmektedir. Ayrıca Kava Destanı,
Türk destanları ile çok benzerlikler göstermekte ortak noktalar taşımaktadır.
Her iki destanda; müşterek olup önemli yer tutan unsurlar, şöyle gösterilebilir:
1. Çadır hayatı
2. Düşman saldırısı
3. Esaret
4. Esaretten kurtulmak
5. Dağlara sığınmak
6. Hayvan beslemek
7. Çoğalmak
8. Demircilik sanatı
9. Ateş yakmak
10. Yayılmak, göç etmek
11. Bayrak dalgalandırmak
12. Yeni bir hükümdarın başa geçmesi
13. Düşmandan intikam almak
14. Huzura kavuştukları günü "bayram" olarak kutlamak.
Gerek Demirci Kava, gerekse Ergenekon Destanı'ndaki ortak noktalar içinde
özellikle "Demircilik sanatı" üzerinde durulması gereken önemli bir konu olarak
dikkatimizi çekmektedir. Bilindiği üzere demirin Türk kültür ve medeniyeti
tarihindeki yeri, çok eskilere dayanmaktadır. En aşağı, M.Ö. 1400'lerde
Altay'ların batısında bol miktarda demir elde edilmekte olduğunu söyleyen W.
Ruben; "tarihî vesikalara dayanarak bu eski Türk sahasını demir kültürünün
doğduğu yer kabul etmekte zaruret vardır." Demektedir.
M.Ö. 1022 yılına ait kayıtta, "lüks kılıç" anlamında bir "kingluk" kelimesi,
"Hunların eski ecdadının sözü' olmak üzere M.Ö. 47 yılında yazılan bir Çin
kaynağında zikredilmiştir. Fr. Hirt, bu sözü Türkçe'de "ikiyüzlü bıçak"
anlamında, bugün dahi kullanılan "kingirlik" kelimesi ile birleştirmiş ve bunu
"tarihte kayıtlı en eski Türkçe kelime" olarak kaydetmiştir.
Gök Türkler sahasından İran sahasına, mesela Horasan'a "demir levhalar',
"karaçori' ve "bilgatekinî" denilen güzel kılıçların ihraç olunduğu
bilinmektedir. İran destanı bile, Türkleri en eski zamanlardan beri bir "çeliğe
bürünmüş" millet olarak anlatır.
Ergenekon Destanı'nın en önemli motiflerinden biri de, kuşkusuz bu "demircilik
geleneği'dir. Oğuz Kağan Destanı'nda; "canavar geyik yedi, ayı yedi. Çıdam onu
öldürdü. Demir olduğundandır" diyen Türkler, insanı başka mahlûklara ve başka
insanlara hâkim kılan silahın kıymetini elbette çok iyi biliyorlardı.
Gök Türklerin demirden bir dağ eritmeleri, bunu yapan kahramanlarını da
"demirci" sözüyle ebedîleştirmeleri bu yüzden önemlidir. O kadar ki Türkler, bu
günü bayram bilmiş; Ergenekon'dan çıktıkları günün yıldönümlerini tiyatroyu
andırır temsili törenlerle kutlamışlardır. Bu törenlerde, ocakta kızdırılmış
demirleri örs üstüne koyup iri çekiçle döverek asırlarca Avar'lara silah yapan
ve bu silahlarıyla Türk illerinde büyük hâkimiyet kuran atalarını, hep saygıyla
anmışlardır. Nitekim birçok Türk boyları demiri mukaddes saymışlar, üzerine and
bile içmişlerdir.
Arapların "hakiki Türk" dedikleri Hakanlı Türkler, kendilerini soy itibarıyla
bir "demirci millet" olarak tanımışlar, hükümdarları demirciliği kutlamışlar ve
demircilik sayesinde esaretten ve zulmetten kurtulduklarına inanmışlar, onlara
Çinliler de Cucen (Avar)lerin demircileri demişlerdir.
Gök Türk devletini kuran Bumin Kağan ile İstemi Kağan "demirci" idi. Özbek
Türklerinin şahları arasında da demirciler vardır.
Yukarıdan itibaren vermiş olduğumuz bu bilgiler ışığında Kürtleri Dahhak'ın
zulüm ve esaretinden kurtaran Kava'nın da bir "demirci" olması, bu bakımdan
önemlidir. Kava, sıradan bir demirci değil, tıpkı Gök Türklerde olduğu gibi,
demirden savaş araç ve gereçleri yapan bir sanatkârdır. Kava'nın kimliği
hakkında Ferhengi Ziya/Gencine-i Güftar'da bu yönde bilgiler verilir. Bu isme
ilk defa İranlı Firdevsi'nin "Şehname”sinde rastlanmıştır. Ondan önceki
eserlerde bu isim yoktur. Şehname’de Kava'nın kimliği ve milliyeti hakkında
hiçbir bilgi verilmediği halde bir takım Kürt kaynakları bu kahramanı
sahiplenerek kendilerine uydurma bir tarih oluşturmaya çalışmaktadırlar. Ancak
bu konuyla ilgili ilmî bilgiler de mevcuttur. Arthur Christensen'in öne sürdüğü
iddia bir hayli ilgi çekicidir. Ona göre, Kava, Sasanîler (M.S. 226–642)
döneminde ortaya çıkmıştır. Kava'nın adı bu devirde duyulmaya başlamış ve Dahhak
Efsanesi'ne dahil edilmiştir. A. Christensen'in görüşü aslında bir gerçeği ifade
etmektedir. Bu da şudur ki, Demirci Kava, Gök Türkler devrinde yaşamıştır. Bu
bilgilere göre Demirci Kava'nın İran soyundan değil, Türk soylu bir kahraman
olduğu ortaya çıkmaktadır. Kava, İran-Turan (Türk) savaşlarına sahne olan bir
coğrafyada, zulme ve zorbalığa karşı direnen ve başkaldıran bir önderdir. Her
iki destan da aynı coğrafyada kaleme alınmış, aşağı yukarı aynı asırlarda
derlenmiş ve her ikisi de zamanın geçerli yazı dili olan Farsça ile yazılmıştır.
Motifler hep aynıdır.
|